…TopGear olarak İzlanda’nın mükemmel test rotasını 570 bg’lik Nissan GT-R’la kat etmeye karar verdik.

Dünyanın en iyi harita dükkanı olan Stanfords’ta, İzlanda’nın haritaları dükkanın “Avrupa” katında bulunabilir. Buradaki haritalara ve fotoğraflara baktıktan sonra İzlanda’nın daha egzotik bir yer olmasını isterdim. En azından başlı başına bir kıta olabilirdi. Yaşadığım deneyimi bir gün boyunca düşündükten sonra, burasının farklı bir dünya, hatta birkaç farklı dünya olduğunu söyleyebilirim.

Asıl plan, bütün ülkeyi çevreleyen Route 1 ile turlamaktı ve bunu, yılın en uzun gününde Reykjavik’ten gündoğumunda ayrılıp, günbatımında geri dönerek yapacaktık. Yılın o döneminde gün 21 saat sürüyor. Birçok rehber kitap, burada minimum bir hafta kalmanızı tavsiye ediyor. Yola çıkmadan bir gün önce, ülkenin ünlü grubu Sigur Ros’un aynı rotayı ters istikamette dönmek için hareket ettiğini ve müzik eşliğinde canlı yayın yaptığını öğrendik. Bu, TopGear olarak yaptığımız plana oranla çok daha başarılı ve kültürel olarak kabul görecek bir proje gibi görünüyor. Biz de amacımıza ve kullandığımız otomobile daha uyumlu bir plan hazırladık. Genel anlamda yine Route 1’a sadık kalacaktık ama bu volkanik ülkede 570 bg’lik dört tekerlekten çekiş sistemini kendine çeken yerlere de uğrayacaktık.

Stanfords’a göre İzlanda her ne kadar Avrupa’da görünüyor olsa da, aslında ülkenin yarısı Avrupa’ya dahil. Ülkenin batı yakası, büyük oranda Kuzey Amerika’da. Aktif bir volkan ülkeyi boydan boya yarıyor. Bu, iki kıtayı birbirinden ayıran tektonik plakaların ortasındaki Orta Atlantik Sırtı’nın bir parçası. Plakalar birbirinden ayrıldığı için, önümüzdeki yıl İzlanda’ya giderseniz, yaklaşık 4 cm daha fazla yolculuk yapmanız gerekeceğini unutmayın.

Reykjavik, Legoland’e benziyor. Global bir başkentte olması gereken her şeyin en iyisine sahip; parlamento binası, etkileyici modern bir katedral, opera binası, liman ve havalimanı. Son derece çekici bir yer ve birçok balık restoranına rastlamak mümkün. Bu restoranların birinde yemek yedikten sonra birkaç saat uyku fırsatı yakaladık.

Gece saat 02:55’te güneş doğdu. Günbatımıysa aynı gün 00:03’te gerçekleşecek. Ancak günbatımında dahi şafak, alacakaranlık veya gece yaşanmıyor. Hiçbir zaman karanlık olmuyor. Günümüz, tahmin ettiğim gibi kırmızı şekilde parlayan bir gökyüzü altında başlamadı. Karanlık yaşamadan günışığına maruz kalmak son derece kafa karıştırıcıydı. Yolun ilk saatleri sahil kenarında ve eğimli tepelerde geçti. Denizin yola girdiği kısımların üzerinden geçitler vardı ve hatta bu girintilerin bir tanesi için denizin altından tünel yapmışlardı. Zaman, anlamsız şekilde geçiyordu; sanki bir yaz günü sabaha karşı 03:00 değil de, bir kış günü akşamüstü 16:00 gibi hissettiriyordu. Işıktaki değişim anlaşılamaz kadar küçüktü.

Yine de nüfusun az olmasından dolayı yalnız geçen saatler, yolun sadece bizim olması anlamına geliyordu ve bize bu makyajlı GT-R’ın kendi evinde geliştirildiğini gösteriyordu. Böyle bir sürüşte eski versiyon kafanıza işler, yol gürültüsü kafatasınızı titretir ve sürüşü şoke edicidir. Yeni GT-R çok daha uysal. Süspansiyonu konfor modundayken, yoldaki kusurlar ortadan kalkıyor. V6 çok daha yüksek devirlere çıkıyor çünkü yedinci vites bulunmuyor ancak dünyanın amacına en iyi hizmet eden motorlarından birini sürekli üst devirlerde duymak rahatsızlık vermiyor. Kamyonlar yolu ezip yolda oluklar oluşturduğu için direksiyonda biraz çekme meydana geliyor ama bundan daha fazlası meydana gelmiyor. Avrupa navigasyon sistemi İzlanda’yı kapsamıyor ama çok fazla yol seçeneği olmadığı için yanlış yola girme ihtimali çok az. İnsanı saran deri koltuklara gömüldük, Bose ses sistemine bir telefon bağladık ve Spotify’dan bir İzlanda indie müzik çalma listesi açtık. Bu, uzun ve düzgün sayılabilecek asfalt bölümler için uygun bir otomobil. Bir Godzilla’nın böyle hissettireceğini kim tahmin edebilirdi?

Kuzey kıyısına doğru ilerlerken, yer şekilleri nezaketini bir kenara bıraktı. Devasa gökyüzü altındaki dağlar, çağlayan şelalelere dönüşen ırmaklarla yarılmış. Yol da bunlara uyum sağlıyor ve virajlar, GT-R’a oynayacak bir şeyler veriyor. Yağmurda dahi güven veriyor. Vahşi bir güce sahip ama sizi sakinleştiriyor. Sürücüyle iletişim kuruyor ve onunla konuşuyor ama hiçbir tartışma başlatmıyor. Viraj çıkışlarında pistonların, viteslerin ve çekişi tekerlekler arasında paylaştıran aktarma sisteminin karmaşıklığı hiçbir anlam ifade etmiyor. Turbo sanki direkt olarak tekerleklere bağlıymış gibi hissettiriyor ve sizi ülkenin diğer ucuna fırlatıyor.

Koyu mavi Myvatn Gölü’nü geçiyoruz. Bu gölün etrafı, sonsuzluk için taşa dönüşmüş pagan dansçılar gibi hissettiren siyah kayalarla kaplıydı. Birkaç sıcak kaynak suyu havuzunda turistler bulunuyordu. Dışarı fırlayan buharların yakınında küçük endüstriyel yerler vardı ve burada jeotermal enerji toplanıyordu. İzlanda’nın bütün elektriği süper sıcak su ve su gücü gibi yenilenebilir kaynaklardan elde ediliyor.

Bütün bu jeolojik aktivite, volkanik bir sırttan geçtiğimizi gösteriyordu ve yeryüzünün renk paleti bir anda kırmızı, koyu sarı, bordo, ten rengi ve karamel karışımına döndü. Bir sonraki virajın ardında Mars’a gönderilen araç olan Mars Rover’la karşılaşacağımı düşünüyordum. Kızıl gezegenden sonra Uranus, yani soğuk çöl ortaya çıktı; gri, herhangi bir bitkinin bulunmadığı, boyun eğmez ve herhangi bir şeyin yer almadığı yerler. Hız rekoru kırılabilecek bir yer gibi.

Dünya’nın tarlalarında gezerken, ülkeyi çevreleyen yoldan çıktık ve yüksek ama tırmanması çok da zor olmayan dağlara ilerledik. Burada şüphesiz ülkedeki en çekici yollar vardı; kenarında bariyerin, zemininde asfaltın bulunmadığı birçok U viraj. Geçidin en aşağı noktasına geldiğimizde yukarıya baktığımızda bir şey göremiyorduk. Bütün alan sisle kaplanmıştı. Belki de sırtın diğer tarafı daha iyiydi. Artık bu noktadan sonra geri dönüş yoktu.

Yoğun sisin kafa karıştırıcı etkisi altında, neresinin aşağı neresinin yukarı olduğunu anlamadan ilerliyordum. Bir U virajdan diğerine sürekli olarak tırmanıyorduk ve gökyüzünde hafif bir aydınlık belirdi. Bir anda bulutun içinden çıktık. Sanki günahlarımızın bedelini ödedikten sonra göğe yükselmiş gibi. Yol, karlı tepelerin ve zirvelerin arasından ilerliyordu. Aşağıda, vadi zeminine ulaşan bir yol daha vardı.

Çamurlukların içinden gelen yüksek taş seslerine rağmen GT-R’ın çakıl üzerindeki hareketleri yumuşaktı, düzlüklerde hafifçe iki yana sallanıyordu ve virajları daha yavaş alıyordu. Ancak viraj çıkışlarındaki güçlü ivmelenmesi hâlâ şaşırtıcı derecede yüksekti. Büyük ihtimalle kayma kontrol sistemlerini kapadığımı ve çekişi arka tekerleklere gönderen R modunu kullandığımı söylememi bekliyorsunuz. Bense bu noktada size yolun kenarındaki uçurumun yüksekliğini hatırlatıyorum. Bu, hayatımda yaşadığım en harika sürüş deneyimlerinden biriydi ve bu nedenle ne hayatımı ne de sürüş deneyimini kısaltmak istemiyordum.

Egilsstaqir kendini İzlanda’nın doğu metropolü olarak tanımlıyor. Nüfusu 2 binin biraz üzerinde ama burası bir mola tesisi gibi hissettiriyor. Route 1’ın asfaltına dönmeden önce burada bolca benzin ve sandviç aldık. Zorlu dönüş yolunu takip etmek mantıksız olacağından, bize sunulan kestirme yol fırsatını kaçırmadık. Bu kestirme çakıl yol, bir diğer viraj serisine başlamadan önce düzdü ama karavanla çıkabilmek adına fazla dik bir yokuştu. Vadi boyunca dik kayalıklar, volkanik püskürmelerin katmanlarını sergiliyordu. Bu ülke çok eski zamanlardan kalma gibi hissettiriyor ama birçok eski şey gibi o da değişmeye devam ediyor ve evrim geçiriyor.

Güney kıyısı haritada son etap gibi görünüyor olabilir ama bana güvenin; burası hâlâ çok uzun bir mesafe. Etrafımız yine otlaklarla çevriliydi ve karşımızda okyanus uzanıyordu. Güneş çıktı ve gün boyu koyu renklerdeki tonları bir anda canlandırdı. Uzakta, ufukta alçak bulutlar şekilleniyor gibiydi. Aslında bu, Vatnajökull’un ilk manzarasıydı. Bu küçük bir kasaba büyüklüğündeki koyu turkuaz renkli buzul, erimiş buzun oluşturduğu lagünün üzerinde oturuyordu. Burasıyla ilgili söylenecek bir şey daha var; bu buzul o kadar büyük ki, altında aktif bir volkan barındırıyor.

Artık zemin düz ve çakıllıydı. Route 1’ın virajları azalmıştı ve böylece yorgunluğumu biraz olsun azaltıyordu. Sadece erimiş buzul sularıyla kaplı yerlerden ve tek destekli küçük köprülerden geçerken yavaşlıyordum. Her geçişten sonra ikinci vitesi seçip gaza sonuna kadar basıyordum. Nissan GT-R’ın devasa V6’sı da ciğerlerini dolduruyordu, devir göstergesi bir anda fırlıyordu, vites değişim ışıkları ardı ardına turuncudan kırmızıya dönüyordu ve ben de sonrasında bir üst vitesi seçiyordum. Aynı şeyler her vites değişiminin ardından tekrarlanıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse bütün bu olanlar, yorgunluğumu azaltmak için kafeinden çok daha iyi ve etkiliydi.

Yağmur bizi ciddi oranda olmasa da biraz yavaşlattı ve gecenin yaklaştığını hissetmeye başlamıştık. Ama beklediğimiz o gece hiç gelmedi; loş ışık hiçbir zaman karanlığa teslim olmadı. Vik’in batısındaki siyah kumlu plajlar yuva yapmakla uğraşan deniz kuşlarıyla doluydu. Skogafoss’taki şelaleyse bir diğer fotoğraf çekimi noktasıydı. Bunların ardından bitki yoğunluğu arttı ve yol iki şeride çıktı. Ve nihayet Reykjavik’teyiz.

Gökyüzü akşam 20:00 gibi hissettirirken, saat gece yarısından biraz öncesini işaret ediyordu. 21 saat ve 1436 km önce önünden ayrıldığımız ve şimdi son fotoğraf çekim noktamız olan yeni opera binasının önüne vardık. Günü ortalama 10.4 lt/100 km’lik makul bir yakıt tüketimiyle tamamladık. Bir sürü kişi cep telefonlarıyla GT-R’ın fotoğrafını çekiyordu çünkü dönüşümüzü bekliyorlardı. Yolculuğumuz bir şekilde İzlanda sosyal medya sembolü haline dönüşmüştü ve biz de yolculuğumuz sırasında birkaç kez Snap atmıştık. Tek gün, tek ülke, iki kıta ve sıklıkla sanki bu dünyada değilmişiz hissi… Buhar ve buz, dağlar ve düzlükler, sonsuz hava değişimi ve iklim. Nissan GT-R’ın bu ülkeye ilk ziyareti olabilir ama bütün hava şartları altında, bütün bu otoyollarda ve dağ yollarında, bir kez bile dünyanın bu köşesi için uygun olmadığını hissettirmedi.